Haseki Hürrem Sultan’ın Hayatı ve Ölümü

Haseki_Hurrem_Sultan_Roxelane-hayati

Onu seven çok sevdi, sevmeyen nefret etti. Hakkında çok şey yazıldı, konuşuldu. Peki gerçekte Hürrem Sultan kimdi?

Kanunî Sultan Süleyman’ın hanımı ve II. Selim’in annesi.

Muhtemelen bugün Ukrayna sınırları içinde kalan, o dönemde Lehistan hâkimiyetinde bulunan Rogatin bölgesinde yaşayan fakir bir Katolik papazının kızı olup, asıl adı Alexandra Lisowska’dır…

Batı kaynaklarında Rossa. Roza, Rosanna, Rvziae, daha yaygın olarak da Roxelane adlarıyla, Osmanlı kaynaklarında ise hemen sadece Haseki Sultan olarak geçer.

Haseki_Hurrem_Sultan_Roxelane-hayati

Yavuz Sultan Selim döneminde Kırımlılar’ın Ukrayna ve Galiçya’ya kadar uzanan akınları esnasında esir alındı. On dört-on yedi yaşlarında iken Hafsa Sultan veya Makbul İbrahim Paşa tarafından henüz şehzade olan Kanunî Sultan Süleyman’a takdim edildi.

Kendisine güler yüzlü olmasından dolayı Hürrem veya Hürremşah adı verildi ve sarayda iyi bir terbiye gördü. Çok geçmeden zekâsı ve cazibesi sayesinde Kanûnî’nin gözdesi oldu.

1521’de Şehzade Mehmed’i dünyaya getirdikten sonra ‘haseki’ unvanını aldı. Hürrem Sultan’ın 1522’de Kanûnî’den Mihrimah adında bir kızı ile daha sonra arka arkaya Abdullah, Selim, Bayezid ve Cihangir adında oğulları oldu. Bunlardan Abdullah küçük yaşta öldü (1526).

Padişahın kendisine olan teveccühünden dolayı, Kanûnî’nin daha önceki hanımı ve en büyük Şehzade Mustafa’nın annesi Mâhıdevran Gülbahar Sultan ile aralarında şiddetli bir mücadele başladı. Oğlu üzerinde büyük otoritesi bulunan ve iki gelini arasında denge kurmaya çalışan Valide Hafsa Sultan’ın ölümünden sonra Kanunî Mâhıdevran Gülbahar Sultan’ıManisa’da vali olarak bulunan büyük oğlu Mustafa’nın yanına gönderdi ve ardından cariyelerle nikâh geleneği olmamakla birlikte Hürrem Sultan’la nikahlandı.

Padişahın büyük sevgisine mazhar olan Hürrem Sultan, kısa sürede onun üzerinde büyük nüfuz ve hâkimiyet kurmayı başardı. Kanûnî’nin batı ve doğu seferleri münasebetiyle İstanbul’da bulunmadığı zamanlarda ona gönderdiği mektuplarından bu sevginin derecesi anlaşılmaktadır.

Saray’da tam bir otorite kuran Hürrem Sultan, daha sonra kendi oğullarından birinin kocasından sonra padişah olması için mücadele etmeyi, hayatının yegâne gayesi haline getirdi. O sıralarda oğulları için en büyük tehlike, saltanata aday gibi görülen Şehzade Mustafa’nın varlığı idi. Zira gerek Vezîriâzam Makbul İbrahim Paşa, gerekse henüz hayatta bulunan Valide Hafsa Sultan bu şehzadeye veliaht gözüyle bakıyor, asker ve halkta bu şehzadeyi çok seviyordu.

Hürrem Sultan, faaliyetlerine Şehzade Mustafa’ya taraftar olan devlet adamlarını ortadan kaldırtmakla başladı. Esasen Valide Hafsa Sultan 1534’te ölünce, işi önemli ölçüde kolaylaşmıştı. Şark seraskerliği esnasında adı bazı olaylara karışan Makbul İbrahim Paşa’nın Irakeyn Seferi’nden döndükten sonra padişahın gözünden düşmesinde ve kısa süre sonra da öldürülmesinde Hürrem Sultan’ın önemli rol oynadığı sanılmaktadır.

Vezîriâzam İbrahim Paşa’nın ortadan kaldırılmasından sonra devlet işlerine daha çok karışmaya başlayan Hürrem Sultan, 25 Ocak 1541 gecesi Eski Saray’da çıkan bir yangının ardından haremi Yeni Saray’a (Topkapı) taşıdı ve harem protokolünü başlattı. Vezîriâzam İbrahim Paşa’nın ortadan kaldırılmasından sonra devlet işlerine daha çok karışmaya başlayan Hürrem Sultan, 25 Ocak 1541 gecesi Eski Saray’da çıkan bir yangının ardından haremi Yeni Saray’a (Topkapı) taşıdı ve harem protokolünü başlattı.

Ancak saltanata aday yapmak istediği oğlu Şehzade Mehmed’in Manisa’da ölümü üzerine {1543) Hürrem Sultan, hayatta kalan oğullarından Bayezid ve Selim’den birinin, özellikle daha iyi yetişmiş olan Bayezid’in veliaht olması için çaba sarf etti. Manisa ve Karaman sancak beyliklerinde bulunan Selim ve Bayezid’in, kendilerini ispatlamaları ve buna bağlı olarak asker ve halkın teveccühünü kazanmaları için 1548’de İran’a sefer yapılmasında etkili oldu.

Böylece Selim Edirne’de kaymakam olarak bulunma, Bayezid Halep’te babasına katılma emrini alırken, en büyük şehzade Mustafa Amasya’da âdeta itibar ve teveccühten düşmüş bir halde bırakılmıştı.

1553 İran seferi esnasında Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinde kızı Mihrimah Sultan ve damadı Rüstem Paşa ile birlikte Hürrem Sultan’ın büyük rolünün bulunduğunda şüphe yoktur. Nitekim bu olayın asker arasında meydana getirdiği hoşnutsuzluk yüzünden Rüstem Paşa sadrazamlıktan alınmış, yerine ikinci vezir Kara Ahmed Paşa getirilmiştir.Hürrem Sultan ise Kanûnî’ye gönderdiği bir mektubunda Rüstem Paşa’nın öldürülmemesi ricasında bulunmuştu. Zira iki yıl sonra yine Hürrem Sultan’ın tesiriyle Ahmed Paşa da katledildi ve yerine tekrar Rüstem Paşa tayin edildi.

Şehzade Mustafa’nın öldürülmesinden birkaç ay sonra bu olaya çok üzülen Şehzade Cihangir de Halep’te ölünce, Hürrem Sultan’ın hayatta sadece Bayezid ve Selim adlı oğulları kalmıştı.

Hürrem Sultan, bundan sonra kendisini hayır işlerine verdi, bazı diplomasi faaliyetlerine katıldı. Şah Tahmasb’ın kız kardeşiyle haberleştiği gibi Süleymaniye Camii’nin inşasından sonra şahtan hediyeler gelince karşılığında bir teşekkür mektubu yazdı.

Hürrem Sultan 26 Cemâziyelâhir 965’te (15 Nisan 1558) İstanbul’da öldü ve Süleymaniye Camii hazîresine defnedildi. Hürrem Sultan’ın kadın hastalığına bağlı nedenlerden öldüğü tahmin edilirken, kimi kaynaklarda da zehirlenerek öldürüldüğü iddia edilir.Mezarı üzerine türbesi eşi I. Süleyman tarafından yaptırıldı.

Kanuni Sultan Süleyman, sevgili zevcesi Hürrem Sultan için şu beyitleri kaleme almıştır:
N’ola baksam şem-i hüsnüne gönül pervâneveş
Dostum sen şem olıcak âşıkım pervânedir.
Gülşen-i hüsnünde dil mürgün yine saydetmeye
Zülfünün ağında Muhibbî hâli ânın divânedir.

Hürrem Sultan’ın Sultan Kanunî’ye yazdığı mektup (Sadeleştirilmiş)
“Yüzümü yere koyup, mutluluk sığınağı ayağınızın topraklarını öptükten sonra, benim devletimin güneşi ve saadetimin sermayesi sultanım! Eğer bu ayrılık ateşine yanmış, ciğeri kebap, sinesi harap, gözleri yaş dolu, gecesi gündüzü belirsiz olan, hasret deryasına gark biçâre, aşkınız ile müptelâ, Ferhat ile Mecnun’dan beter şeydâ kölenizi sorarsanız; ne zamandır ki sultanımdan ayrıyım. Bülbül gibi âh u feryâdım dinlemeyip, ayrılığınızdan dolayı öyle bir hâlim var ki, Allah kâfir olan kullarına dahi vermesin.

Benim devletim, benim sultanım! Bilhassa bir buçuk ay olduğu halde sizden bir haber gelmemesi yüzünden Allah biliyor ki hiçbir şekilde rahatlık yüzü görmeyip, gece gündüz ağlayıp, kendi hayatımdan el çekip, cihan gözüme dar oldu. Ne yapacağımı bilmeden ağlayıp, gözyaşları içinde gözüm kapıları gözlerken, ol ferdü rabbülâlemîn, âleme rahmet eden Sübhan-ı Yezdan, cümle âleme inâyet nazarın edip, fetih haberi ve müjdeli haberlerini yetiştirdi. Ve bu haberi işitince Allah biliyor ki, benim padişahım, benim sultanım, ölmüş idim taze can buldum.

Benim Sultanım! Şehir hakkında soracak olursanız; şimdilik henüz hastalık devam etmektedir. Ancak önceki gibi değildir. İnşallah Sultanım gelince, Allah’ın inâyetiyle de geçer gider. Azizlerimiz, hazan yaprağı dökülünce geçer derler.

Benim Sultanım! Sık sık mübarek mektubunuzu gönderirsiniz diye tazarru ve iltimas ederim. Zirâ ki billah yalan değil, bir iki hafta geçip de ulak gelmezse âlem gulguleye gelir. Türlü türlü sözler söylenir. Yoksa sadece kendi nefsim için istediğimi sanmayın.”

İlk yorum yapan olun

Bir yanıt bırakın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.


*